Bir Tadım | Yemek Kültürü

Neden Bazı Yemekleri
Çocukluğumuz Kadar Severiz?
Yazan Şevval Yüksel | Ağustos 2026
Bazen bir koku gelir, nereden geldiğini anlamadan çocukluğumuzun ortasına düşeriz.
Mutfaktan gelen kızarmış soğan kokusu mesela. Ya da fırından yeni çıkmış bir börek. Bir kaşık çorba. Bir lokma pilav. Yıllardır yemediğimiz bir şeyin tadına bakarız ve birden yıllar önceki bir sofrayı hatırlarız. Masanın üzerindeki tabakları, sandalyeleri, mutfaktaki o eski dolabı... Hatta o sırada kimin ne konuştuğunu bile.
İşin tuhafı, bazen o yemek hâlâ yapılır. Annemiz hayattadır, evimiz yerindedir, mutfak da oradadır. Hatta annemiz yine aynı tarifi yapar. Ölçüler aynı, malzemeler aynı.
Ama bir şey farklıdır.
Biz.
Çocukken annemizin yaptığı yemeği yerken bunun kıymetini pek düşünmeyiz. Karnımız acıkmıştır, yemek önümüze gelmiştir ve yeriz. O kadar. Birinin saatlerce mutfakta uğraşması, bizim sevdiğimiz şeyi hatırlaması, sofrayı kurması bize dünyanın en normal işi gibi gelir. Çünkü çocukken bazı şeylerin değerini anlamak için henüz yeterince büyümemişizdir.
Sonra yıllar geçer.
Bir gün aynı yemeği yerken, nedense boğazımızda başka bir şey düğümlenir. Yemek aynıdır ama biz artık o sofraya başka gözlerle bakarız. O evin, o mutfağın, o insanların hayatımızdaki yerini biliriz. Geçen yılları da biliriz. Çocukluğun geri gelmeyeceğini de.
Belki de bazı yemekleri bu yüzden çocukluğumuz kadar severiz.
Çünkü o yemeklerin tadına bir miktar hayat karışmıştır.
Bir yemeği tarifine bakarak yapmak kolay. İki kaşık yağ, bir bardak pirinç, biraz tuz... İnternette zaten her şeyin ölçüsü var. Hatta artık “anneminki gibi pilav” diye aratsak karşımıza bin tane tarif çıkar.
Ama olmuyor işte.
Aynı pirinci alırsın, aynı tencereyi kullanırsın, aynı tarifi uygularsın. Bir şey eksik gelir. “Tuzu mu az?” dersin. Biraz daha atarsın. “Yağı mı fazla?” dersin. Sonra bir bakarsın, mutfakta tarif tamam ama çocukluk yok.
Belki mesele gerçekten malzemelerde değildir.
Ben mutfağa hangi ruh hâliyle girdiğimin yemeğe geçtiğine inanıyorum. Sinirliysen, acele ediyorsan, kafan başka yerdeyse elin de bir yerde şaşırıyor. Tuz kaşıktan fazla kaçıyor, yemek biraz fazla pişiyor, bir şey mutlaka ters gidiyor. İnsan mutfakta ne kadar saklamaya çalışsa da o günkü hâli yaptığı işe bulaşıyor.
Belki annelerimizin yemeklerini bu yüzden başka türlü hatırlıyoruz. Onlar yemek yaparken bizim için bir şey hazırlıyorlardı. Biz bunu çocukken pek fark etmiyorduk. O yemekle birlikte güven duygusu da sofraya geliyordu. Evde birileri vardı. Bizi bekleyen bir masa vardı. Acıktığımızda yiyeceğimiz bir şeyin olacağını biliyorduk.
Çocukluk dediğimiz şey biraz da bu değil mi zaten?
Bazı şeylerin hep orada olacağını sanmak.
Bir yemeğin kokusu yıllar sonra bizi şaşırtarak geçmişe götürdüğünde aslında tabağın içinden bir fotoğraf çıkmıyor. Bir duygu çıkıyor. Belki o günkü hâlimiz. Belki mutfakta dolaşan annemiz. Belki babamızın sofraya oturmasını beklediğimiz akşamlar. Belki bayram sabahı. Belki okuldan gelip çantayı bir kenara attığımız o sıradan günlerden biri.
Sıradan günler.
Meğer en çok onları özlüyormuşuz.
Bir de şu tarafı var meselenin: Her şey yerli yerindeyse bile çocukluk aynı çocukluk olmuyor. İnsan büyüyor. Hayata başka yerden bakıyor. Eskiden hiç düşünmeden yediği yemeğin bugün nasıl yapıldığını merak ediyor. Annesinin yorulup yorulmadığını düşünüyor. O sofranın kurulması için ne kadar emek verildiğini fark ediyor.
Belki de aynı yemeği bugün yerken aldığımız tat, çocukken aldığımız tattan farklı.
Ama daha eksik olduğu için değil.
Daha fazla şey bildiğimiz için.
Çocukken bir tabak yemeğin içinde yalnızca yemek vardı. Şimdi ise o tabağa bakınca geçen yılları, değişen insanları, evleri, sofraları, hatta kendi çocukluğumuzu görüyoruz.
İnsan büyüyünce damak tadı değişiyor da hafızanın tadı pek değişmiyor galiba.
Bu yüzden bazı yemekleri özlüyoruz.
Hatta bazen yemeği bile özlemiyoruz. O yemeği yerken kim olduğumuzu özlüyoruz.
Ve belki yıllar sonra aynı sofraya yeniden oturduğumuzda, yemek yine güzel geliyor. Annemiz yine aynı tarifi yapıyor. Ev hâlâ orada. İnsanlar hâlâ yanımızda.
Ama biz artık çocuk değiliz.
Bir lokma alıyoruz.
Bir an susuyoruz.
Sonra “Çok güzel olmuş,” diyoruz.
Belki de söyleyebildiğimiz en basit cümle bu. Çünkü bazı şeyleri anlatmaya kelime yetmiyor
