Bin Hikaye | Toplum & İnsan

İoanna Kuçuradi Bize Ne Bıraktı?
Yazan Güven Ersen | Ekim 2026
Felsefe denince birçok insanın aklına ağır kitaplar, uzun cümleler ve günlük hayatın biraz dışında kalan düşünceler geliyor. Uzak, hatta zaman zaman anlaşılması zor bir alan sanki.
Oysa insan yaş aldıkça bazı şeylere başka türlü bakmaya başlıyor. Gün içinde verdiğimiz kararların, insanlarla kurduğumuz ilişkilerin, birini sevip diğerinden uzak durmamızın arkasında da düşüncelerimizin olduğunu fark ediyoruz. Neyi doğru, neyi yanlış bulduğumuz; kime güvendiğimiz, kimi yargıladığımız ve bir insana nasıl davrandığımız, aslında dünyaya nasıl baktığımızla ilgili.
İoanna Kuçuradi’nin felsefesi işte tam bu noktada hayatın içine giriyor.
O, felsefeyi yalnızca akademik bir uğraş olarak görmedi. İnsan üzerine düşündü; değer üzerine düşündü. İnsan haklarının ne anlama geldiğini, insanı insan yapan şeyin ne olduğunu ve birbirimize bakarken hangi ölçüleri kullandığımızı sorguladı. Türkiye Felsefe Kurumu’nun kuruluşunda üstlendiği sorumluluk ve insan hakları eğitimi alanındaki çalışmaları da bu düşüncenin yalnızca kitaplarda kalmadığını gösterdi.
Kuçuradi’yi 2 Ekim 2026’da, 90. yaşına iki gün kala kaybettik. Geride uzun bir ömür, kitaplar, çalışmalar, öğrenciler ve yıllar boyunca geliştirdiği derin bir düşünce dünyası kaldı.
Bu düşünce dünyasının merkezinde “değer” kavramı var.
Çünkü insanları değerlendirirken çoğu zaman kendi ölçülerimizi kullanıyoruz. Bize benzeyeni daha kolay anlıyor, bizden farklı olanı ise birkaç kelimeyle tanımlayıp geçebiliyoruz: İyi biri, kötü biri, güvenilmez, bencil, başarılı, başarısız...
Bir insanı birkaç kelimeyle açıklamaya ne kadar da meraklıyız. Birinin yaptığı bir hatayı bütün kişiliğine yayabiliyor, tek bir davranışından yola çıkarak nasıl bir insan olduğuna karar verebiliyoruz. Bazen de yalnızca ait olduğu grup, yaptığı iş, yaşam biçimi ya da bize ne kadar benzediği üzerinden hüküm veriyoruz.
Oysa bir insanı anlamak, hakkında karar vermekten çok daha uzun sürmez mi?
Kuçuradi’nin değerlendirme etiği burada başka bir kapı açıyor: Bir olaya hazır yargılarla bakmak yerine, önce o olayın kendisine bakmak. Ne olduğunu, nasıl gerçekleştiğini, insanın ne yaptığını ve hangi koşullarda yaptığını anlamaya çalışmak.
Tüm bunları günlük hayat pratiğine uygulamak gerçekten zor. Çünkü insan başkalarını değerlendirirken kendisinin tarafsız olduğunu sanabiliyor. Oysa hepimizin alışkanlıkları, önyargıları, korkuları ve kabulleri var. Bazen karşımızdaki insanı değil, onunla ilgili kafamızdaki düşünceyi görüyoruz. Bir insan hakkında karar vermek çok basit; onu gerçekten anlamaya çalışmak ise sabır istiyor.
Belki de felsefenin gündelik hayattaki karşılığı burada başlıyor: Bir an durmakta, hemen hüküm vermemekte ve kendi düşüncemize de dışarıdan bakabilmekte.
“Ben bunu neden böyle düşünüyorum?”
“Gerçekten gördüğüm şey bu mu?”
“Yoksa bana öğretilen bir yargıyı mı tekrarlıyorum?”
İnsanın kendisine sorabileceği en zor sorular bunlar olmalı.
İnsan hakları meselesi de bu zor sorulardan bağımsız değil. Çünkü insanın değerini yalnızca hukuk metinlerinde aradığımızda, meselenin bir kısmını kaçırıyoruz. Birini sırf farklı olduğu için küçümsemek, sözünü dinlemeden hakkında karar vermek ya da yaptığı tek bir hatayla tanımlamak da onun değerine nasıl baktığımızı gösteriyor.
Bunun için her zaman büyük olayların yaşanması gerekmiyor. Bir iş yerinde yapılan haksızlıkta, bir çocuğa söylenen küçültücü bir sözde, yaşlı bir insanın konuşmasını gereksiz görmemizde ya da hiç tanımadığımız biri hakkında birkaç saniye içinde hüküm vermemizde de aynı mesele var: İnsana nasıl bakıyoruz?
Sanırım sorun burada düğümleniyor. Kuçuradi’nin insan hakları düşüncesi, insanı mesleğinden, konumundan, cinsiyetinden, eğitiminden ya da bize ne kadar benzediğinden önce, yalnızca insan olduğu için görmeye çağırıyor.
Bir de insanın kendisine egemen olması meselesi var. Bunu yalnızca güçlü bir iradeye sahip olmak şeklinde düşünmüyorum; daha çok insanın kendi istekleriyle, korkularıyla ve dışarıdan gelen etkilerle arasına biraz mesafe koyabilmesi gibi geliyor bana.
Bugün ne düşüneceğimiz, neyi beğeneceğimiz, neyi satın alacağımız, hatta neyi istememiz gerektiği bile sürekli önümüze sürülüyor. Böyle bir ortamda insanın kendi sesini duyabilmesi kolay değil.
“Kendi düşüncem mi bu?”
“Gerçekten bunu istiyor myum?”
“Yoksa bana böyle düşünmem gerektiği söylendiği için mi böyle düşünüyorum?”
Kendine egemen olmak bu soruların eşiğinde duruyor. Her söylenene inanmamak, her isteğin peşinden gitmemek ve kendi düşüncesini de gerektiğinde sorgulayabilmek...
İoanna Kuçuradi’nin ardından geriye kalanlara bakınca, felsefenin hayatın dışında olmadığını bir kez daha görüyorum. Bir insan hakkında karar verirken, bir haksızlık karşısında sessiz kalıp kalmamayı sorgularken ya da kendi önyargımızı fark edip “Ben burada yanılıyor olabilir miyim?” diye düşündüğümüzde felsefe zaten hayatın içine dahil oluyor.
Zaten iyi yaşamak da yalnızca iyi niyetli olmak demek değil. İyi niyet bazen yetmiyor. Doğru olduğunu düşündüğümüz bir şey bir başkasına zarar verebiliyor; bir insanı sevmediğimiz için hakkındaki değerlendirmemiz değişebiliyor veya bize çok doğru gelen bir düşüncenin içinde bile başkasını görmezden gelen bir taraf bulunabiliyor.
Bu yüzden insanın yalnızca ne düşündüğüne değil, nasıl düşündüğüne de bakması gerekiyor.
Dedim ya, bir insan hakkında “kötü biri” demek kolay. Asıl mesele; ne yaptığını anlamaya çalışmak, hangi koşullarda yaptığını görmek ve kendi önyargımızın araya girip girmediğini fark etmek. Bütün bunlardan sonra hâlâ aynı düşünüp düşünmediğimize bakmak...
Kuçuradi’nin düşüncesinden geriye bana kalan en net soru şu oldu:
Bir insanı değerlendirirken gerçekten onu mu görüyoruz, yoksa kendi yargımızı mı?
Bu sorunun kolay bir cevabı yok. Ama zaten felsefenin işi de her soruya hemen cevap vermek değil. Bazen insanı biraz durdurmak, bir kez daha düşündürmek ve baktığı şeye bu kez biraz daha dikkatli bakmasını sağlamak.
