Bin Hikaye | Toplum & İnsan

Yazan Güven Ersen | Ocak 2026
Sıra Kimde?
Gündem, soluduğumuz havayı ağırlaştıran, ufkumuzu kapatan gri bir duman gibi üzerimize çöküyor. Şiddetin, geçim kaygısının ve belirsizliğin arasında nefes almaya çalışırken; aslında hayatımızın tam ortasında, sessizce büyüyen karanlık bir kavram daha sızdı ruhumuza: Akran zorbalığı.
Ancak bu mesele, artık ‘pedagojik’ çerçevelerin içine sığamayacak kadar büyüdü.” Zorbalık denilen o karanlık el, okul koridorlarında örtük şiddet olarak kalan sınırını çoktan aşarak sokağa, parka ve hayatın en savunmasız köşelerine taşmış durumda. Bugün karşımıza çıkan tablo, sadece çocukça bir hırçınlık değil; temelleri kirli bir güç ilişkisine dayanan, politik ve toplumsal sorumluluktan ayrı düşünülmemesi gereken derin bir yaradır.
Sosyal psikolojinin penceresinden baktığımızda manzara ürkütücü bir netlik kazanıyor: Zorbalık, kimin "görünür" kimin "öteki" olacağına dair verilen vahşi bir savaştır. Bir grup, kendi varlığını ve kudretini tanımlamak için mutlaka bir kurban seçer. Süreç, alaycı bir bakışla, basit bir sözlü sataşmayla ya da sosyal medyadaki o "küçük" düşürme hamleleriyle başlar. Başlangıçta masum görünen bu ataklar, aslında birer nabız yoklamasıdır. Zamanında müdahale edilmeyen her küçük hamle, saldırgan için fethedilmiş yeni bir mevzi anlamına gelir ve o sınırlar her defasında telafisi imkânsız bir yıkıma evrilir.
Meseleyi yalnızca bireysel bir ruhsal sarsıntı olarak okumak, büyük yanılgıdır. Kontrolsüz öfke ve empati yoksunluğu; denetimsizlik ve cezasızlık kültürüyle el ele verdiğinde, bir çocuğun hıncı toplumun canını yakan bir şiddet dalgasına dönüşecek o uygun zemini bulur. Artık "bir gün bir şey olur mu?" sorusu hükmünü yitirmiş; yerini "sıradaki kim?" korkusunun buz gibi yüzüne bırakmıştır.
Ahmet Minguzi... Atlas Çetinkaya... Bu isimler bizim için birer istatistiksel veri değil; birer evlat, birer yarım kalmış gelecek ve toplumsal kırılma noktalarımızın ta kendisidir. Her biri sessizce başlayan bir sürecin, feryatlarla biten acı son durağıdır. Burada kabul etmesi güç, rahatsız edici bir gerçek daha var: Zorbalık yalnızca saldırganla mağdur arasında yaşanmaz. Gören, duyan, hisseden ama susmayı seçen herkes, bu karanlık ilişkinin sessiz bir paydaşı haline gelir. Sosyal psikolojinin "sorumluluğun dağılması" dediği o durum, müdahale etme iradesini buharlaştırır. Sorumluluk paylaşıldıkça vicdan hafifler ve zorbalık bireysel bir hata olmaktan çıkıp kolektif bir suça dönüşür.
Toplumsal reflekslerin ve karar alıcıların arkasına sığındığı o tanıdık inkâr dili ise şiddete en konforlu kalkanı sunuyor. "Abartmayın", "ergenlik hali", "çocuklar arasında olur" gibi cümleler; birer yatıştırma aracı olmaktan çıkıp şiddeti meşrulaştıran söylemlere dönüşüyor. Şiddet, seyirci bulduğu sürece boy atar; normalleştirildikçe hız kazanır. Her "karışmayalım" denilen vaka saldırganın cebine konulan sessiz bir onay belgesinden farksızdır. Üstelik bu döngüde kimse masum değildir; zira zorbalık yapanların önemli bir kısmının geçmişinde, benzer bir şiddetin altında ezilmiş olma gerçeği yatar. Güçsüzlük hissi, kontrol ihtiyacıyla birleştiğinde yönünü bir başkasının canını yakmaya çevirir. Ancak bu döngü, yapılanı haklı çıkarmaz; aksine sistemi yönetenlerin; okulu, aileyi ve yargı erkinin sorumluluğunu daha da ağırlaştırır.
Akran zorbalığıyla mücadeleyi sadece okulların rehberlik servislerine ihale edip kenara çekilme lüksüne sahip değiliz. Karşımızdaki bu yıkıcı tablo, kolektif bir sorumluluğu ve her şeyden öte tavizsiz bir politik iradeyi zorunlu kılıyor. Kamunun ve yargı mekanizmasının, tek bir saniye bile gecikmeden ortak bir direnç göstermesi şarttır. Çünkü artık biliyoruz; bu durum masum bir büyüme sancısı değil, toplumun bağrında beslenen bir trajedi. Bazı meseleler için teselli dolu, yumuşak cümleler çoktan hükmünü yitirdi. Vardığımız bu kritik eşikte olayları görmezden gelmeye devam edersek, maalesef bedelini yeni isimlerle, yeni kayıplarla ödemeye devam edeceğiz.
