Bin Hikaye | Toplum & İnsan
Yazan Güven Ersen, Kasım 2025
Kusursuzluğun
Ağır Yükü
"Modern insan, ya kendini yargılayan bir mahkeme kuruyor ya da kusursuzluk maskesiyle gerçeklikten kaçıyor. Oysa huzur, mükemmel olmanın değil, tamamlanmamış olmanın getirdiği o hafiflikte gizlidir."

Günümüz insanının ruh haritası, iki karşıt uç arasında gidip gelen bir sarkacı andırıyor. Bir yanda, yaşamının her anını didikleyen, duygularını dahi analize tabi tutan, içlerinde sürekli bir yargıç bulunduranlar var. Diğer yanda ise kendine dönüp bakmaya direnen, uzak bir seyirci gibi hayatını izleyenler... Bu iki zıt davranışın altında yatan temel korku aynı aslında: hüküm giymekten korkmak.
İnsanın kendine bakışı, dünyanın aynadaki yansımasıdır. Bu yansımada ışığın ayarı hayati önem taşır. Fazla sorgulama, tıpkı parlak ışığın gözü kamaştırması gibi, kişiyi körleştirir; hiçbir sorgulama yapmamak ise karanlığa razı olmaktır. Sağlıklı denge, ne görmeyi engelleyecek kadar parlak, ne de yitirecek kadar loş bir ayarı bulabilmekte saklıdır. Ne yazık ki, modern çağ bu hassas ayarı bozmuştur.
İçsel Yargıç ve Kusursuzluk Zırhı
Psikoloji bu durumu, aşırı öz-düşünüm (ruminasyon) ile narsisistik savunma arasında gidip gelmek olarak tanımlar. Aşırı öz-düşünüm, bireyin kendi bilincine takılıp kalmasıdır. Duyguyu deneyimlemek yerine analiz etmek, deneyimin kendisini zayıflatan bir durumdur. Deneyim kaybolur, analiz onun yerini alır. Bu yolla kişi, kendi hayatının aktif katılımcısı olmaktan çıkar, seyircisine dönüşür. Varoluşçu felsefenin de belirttiği gibi, kendini sürekli izlemek, kişinin özgünlüğünü kaybetmesine yol açar.
Sarkacın diğer ucunda ise narsisistik savunma yer alır. Bu, kırılganlığı gizlemek için örülen kalın bir zırhtır. Hata yapma ihtimali öylesine korkutucudur ki, birey kusursuz görünmeye çalışır. Kusurlu görünmek savunmasızlık demektir. Oysa bu kusursuzluk maskesi, özsaygının değil, temelinde yatan korkunun ve kırılmışlığın ürünüdür.
Onay Kültürünün Esareti
Sosyoloji bu ikilemin toplumsal boyutuna dokunur: Onay Kültürü. Modern toplum, "kusursuzluk" fikrini bir performansa dönüştürmüştür. Artık "görünmek", "var olmaktan" daha değerli hâle gelmiştir. Kusursuz görünen birey, beğeni ve onay sisteminin ödüllendirdiği bir üründür. Öte yandan, iç dünyasını didikleyen birey ise bu sistemin ağırlığını sessizce taşıyan kurban. Bu tablo gösteriyor ki, ne sürekli kendini yargılayan ne de kusursuzluk maskesi takan, gerçek anlamda özgür değildir. Her ikisi de, ya içsel bir mahkemenin ya da dışsal bir onay sisteminin esiridir.
Peki, gerçek ölçü nedir? Gerçek ölçü, mükemmel olmayı değil, insan kalmayı göze almaktır. Böyle olmak, bir denge sanatı gerektirir: Kendini eleştirmek, ama kendine eziyet etmeden. Kendini sevmek, ama körleşmeden. Kendi gölgesine bakabilmek, ne korkuyla ne de gururla. Unutmayalım ki, insan kendine hakkaniyetle bakabildiği ölçüde hem kendini hem de başkasını anlayabilir. Zira kendine karşı adil olabilen, dünyaya da adaletle bakar.
İnsan olmak, hata yapma potansiyelini kabul etmektir; ve bu kabul, bizi hem içsel yargıçtan hem de dışsal onay baskısından kurtaracak yegâne yoldur. Belki de aradığımız huzur, kusursuz olmanın değil, tamamlanmamış olmanın getirdiği o hafiflikte gizlidir.
