Bin Hikaye | Toplum & İnsan

Kardelen İnadı
Yazan Güven Ersen | Mart 2026
Hani bazen olur ya; en neşeli şarkıda bile bir hüzün dizesi gelir de takılır boğazınıza. İşte bugünlerde hepimiz o yarım kalan şarkı gibiyiz. Gökyüzüne bakıyoruz; uçurtmalar uçsun diye beklerken, ekranlarda füzelerin izini seçmeye çalışıyoruz. Petrol fiyatları artıyor, ekmeğimiz küçülüyor; dünya koca bir belirsizlik denizinde çalkalanıp duruyor. Ama asıl fırtına dışarıda değil, bizim içimizde kopuyor. Savaşın gürültüsü uzağımızda olsa da, içimizde bıraktığı o belirsizlik bizi her gün biraz daha yoruyor.
Eskiden, en karanlık gecelerde bile bir kutup yıldızımız vardı. Yönümüzü bilir, "elbet geçer" derdik. Şimdilerde o yıldızın üzerine kara bir bulut çöktü. Dünyanın bir ucundan gelen her acı haber, sadece televizyon camını değil, o en temel güven duygumuzu da çatlatıyor. Hepimiz bu anlamsızlığın ortasında yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Bir sabah uyandığımızda, bizden habersiz alınan kararların hayatımızı bir kağıt gibi buruşturup atabileceğini bilmek, içimizde derin yaralar açıyor.
Aslında hepimizin derdi aynı: Nereye ait olduğumuzu unuttuk. Kendimizi, her an boşaltılması gereken kiralık bir evde gibi hissediyoruz. Eşyalarımız yerinde duruyor ama ruhumuz çoktan bavulunu toplamış, kapı önünde bekliyor. Bir sonraki adımın ne olacağını bilememek, insanı kendi hayatına yabancı yapıyor. Sokakta yürürken başını yerden kaldırmayan, birbirine "merhaba" diyecek hali kalmamış o insanlar, aslında tek bir şeyin yasını tutuyor: Yarın sabah huzurla uyanabilme ihtimalinin.
Merhametimiz de yoruldu artık. Ekranlardan akan o acılara karşı kalbimize bir set çekmeye çalışıyoruz ama o set her gün bir yerinden çatlıyor. Bir yandan uzaktaki o masum insanların acısına yanarken, diğer yandan "ya bizim çocuklarımız?" diye içimiz titriyor. Bu iki duygu arasında gidip gelmekten yorulduk. Bu sessiz huzursuzluk, bazen dışarıdaki tüm gürültüden daha ağır geliyor insana.
Oysa hayat, birilerinin çizdiği o gri haritalardan çok daha geniş. Asıl mesele, o masalarda oturup dünyayı paylaşanların yarattığı bu karanlığın içinde kendi ışığımızı koruyabilmek. Petrol fiyatı artabilir, füzeler uçabilir; ama bir insanın içindeki adalet duygusu, o yaşama inadı sönmemeli. Biz bu toprakların insanıyız; en sert kışlarda bile bir kardelenin karın altından başını çıkarışını izleyerek büyüdük.
Belki de bugün yapılabilecek en gerçek şey, bu huzursuzluğu bir "vazgeçiş" değil, bir "uyanış" sebebi yapmaktır. Birbirimize daha sıkı sarılmak, dertleşmek, "yalnız değilsin" demek. Çünkü dünya ne kadar vahşileşirse vahşileşsin, insanı ayakta tutan şey yine başka bir insanın sıcaklığıdır.
Ne zaman ferahlarız biliyor musunuz? Savaşın gürültüsünü değil, yanımızdaki dostun nefesini duymaya başladığımız gün. O belirsizliği bir kader değil, geçici bir bulut gibi gördüğümüz gün.
O karamsarlık bulutunu bir kenara itip dünyaya bakınca, hayatın hala devam ettiğini görüyoruz. Elimizde ne varsa; bir fincan kahve, içten bir gülüş ya da bir satır şiir. Onlara her zamankinden daha sıkı sarılmak lazım.
Çünkü hayat, o karanlık senaryolara inat, yaşanmaya değer tek mucizedir.
