Kiraz ve Biber

Bir tadım, bin hikaye: insan, yemek ve kültürel mirasın buluşması

Bin Hikaye |  Toplum & İnsan

Yazan Çiğdem Şen | Ocak 2026

Istiyoruz Ama Yapamıyoruz

Biz insanlar harekete geçmek istiyoruz. Çoğu zaman neyin doğru olduğunu da biliyoruz: adil bir siyaset, insani yardım, iklimin korunması. Buna rağmen, sanki felç olmuşuz gibi yerimizde kalıyoruz. Dünya hiç olmadığı kadar karmaşık bir hâl aldı. Küreselleşmiş piyasalar, jeopolitik çatışmalar, doğal afetler ve salgınlar birbirine düğümlenmiş durumda; güçlü aktörler ise bizim tam olarak kavrayamadığımız sistemler içinde, hayatlarımızı doğrudan etkileyen kararlar alıyor. Enerjimiz, algımız ve harekete geçme kapasitemiz sınırlarına dayanmış görünüyor.

Dünyanın dört bir yanındaki insani krizler bu durumu açıkça ortaya koyuyor. Afrika’da Sudan, Güney Sudan, Burkina Faso, Mali, Somali, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Etiyopya’da yaşayan milyonlarca insan kuraklık, çatışmalar ve açlıkla mücadele ediyor. Orta Doğu ve Yakın Doğu’da Suriye, Yemen ve işgal altındaki Filistin topraklarında savaş, yerinden edilme ve baskı gündelik hayatın parçası hâline gelmiş durumda. Asya ve Pasifik’te Myanmar, Afganistan ve Filipinler’in bazı bölgeleri şiddet ve istikrarsızlıkla sarsılıyor. Latin Amerika’da ise Haiti ve Kolombiya, uzun süredir devam eden siyasi istikrarsızlık ve şiddet döngüsünden çıkamıyor.

2022’den bu yana süren Ukrayna savaşı, milyonlarca insanın yerinden edilmesine ve küresel ölçekte ekonomik sonuçlara yol açarken; Suriye iç savaşı, Yemen krizi, Afganistan’daki ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ndeki uzun soluklu çatışmalar toplumları yıllardır yıpratıyor. Venezuela örneği ise özellikle çarpıcı. Amerika Birleşik Devletleri’nin askeri müdahalesi ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun kaçırılması, uluslararası hukukun açık bir ihlali niteliğinde. Maduro yönetimi demokratik ilkeleri sistematik biçimde zayıflatmış olsa da, dışarıdan uygulanan şiddet ülkenin egemenliğini daha da aşındırıyor. Bu durum, güçlü devletlerin nasıl hareket edebildiğini; dünya kamuoyunun ise çoğu zaman yalnızca izlemekle yetindiğini acı biçimde gösteriyor.

Tüm bunlara ek olarak, kitle imha silahları tehdidi; depremler, seller ve aşırı hava olayları gibi doğal afetler; iklim krizine karşı yetersiz önlemler ve giderek derinleşen su kıtlığı, insanlığın hareket alanını daha da daraltıyor. Gittikçe daha fazla, kontrol edemediğimiz yapılara ve mekanizmalara bağımlı hâle geliyoruz.

Bu noktada kaçamayacağımız bir soru daha var: Tüketim alışkanlıklarımızı gerçekten sorguluyor muyuz? Üretilen gıdanın, satın aldığımız kıyafetin, her birkaç yılda bir yenilediğimiz elektronik eşyaların hangi koşullarda ve ne pahasına üretildiğini ne kadar düşünüyoruz? Küresel eşitsizliklerin, çevresel yıkımın ve emek sömürüsünün önemli bir kısmı, görünmez tedarik zincirleri üzerinden gündelik hayatımıza sızıyor. Çoğu zaman bunun farkındayız; yine de hız, konfor ve ucuzluk, etik kaygıların önüne geçiyor.

Buradaki çelişki tanıdık: Adaletsiz bir sistemi eleştirirken, onun sunduğu imkânlardan vazgeçmekte zorlanıyoruz. Tüketim, yalnızca ekonomik bir faaliyet değil; aynı zamanda modern hayatın sunduğu bir teselli biçimi. Ancak bu teselli, uzun vadede hem gezegeni hem de bizi daha da yorgun düşürüyor.

Bütün bu gelişmeler ortak bir deseni işaret ediyor: Harekete geçmek istiyoruz, ancak sorunların karmaşıklığı, karar verici aktörlerin gücü ve olası sonuçların ağırlığı karşısında bunalmış durumdayız. Her bir kriz tek başına bile ciddi bir sorumluluk ve çaba gerektirirken, hepsinin aynı anda var olması kolektif bir çaresizlik duygusu yaratıyor. İzliyoruz, seçici biçimde tepki veriyoruz ve çoğu zaman kendimizi etkisiz hissediyoruz. Adaletsizlik, güç istismarı ve insani felaketler; yalnızca tanık olup müdahale etmediğimizde, giderek normalleşiyor.

Yine de bu aşırı yüklenmişlik hâli teslimiyet anlamına gelmek zorunda değil. Etkili olmak her zaman küresel ölçekte hareket etmeyi gerektirmez. Kişisel yaşamlarımızda, içinde bulunduğumuz topluluklarda ya da mesleki alanlarda aldığımız küçük ama bilinçli kararlar da anlam taşır. Bu tür adımlar, bizi aşan sistemlerin içinde bile harekete geçme kapasitemizi canlı tutar.

Asıl soru şu: Tam bir çaresizliğe sürüklenmeden, eyleme geçebilme gücümüzü nasıl koruyabiliriz? Bunun için önce kendi sınırlarımızın farkına varmamız, etki alanımızın nerede başlayıp nerede bittiğini kabul etmemiz gerekir. Ardından gerçekten yönlendirebileceğimiz alanlara odaklanmalıyız: projelere, topluluklara, eğitime, fikirlere. Aynı zamanda uyanık kalmalı, eleştirel düşünmeli ve mümkün olan yerde sorumluluk üstlenmeliyiz.

Aşırı yüklenmişlik artık kolektif bir gerçeklik. Ancak bunun bilincinde olmak ve hâlâ şekillendirebileceğimiz alanlar için bilinçli tercihler yapmak, hem bireysel hem de toplumsal dayanıklılığın temelini oluşturur. Bizi aşan bir dünyada bile, eyleme geçme yetisi her zaman küçük adımlarla başlar.

Wir benötigen Ihre Zustimmung zum Laden der Übersetzungen

Wir nutzen einen Drittanbieter-Service, um den Inhalt der Website zu übersetzen, der möglicherweise Daten über Ihre Aktivitäten sammelt. Bitte überprüfen Sie die Details in der Datenschutzerklärung und akzeptieren Sie den Dienst, um die Übersetzungen zu sehen.