Bin Hikaye | Toplum & İnsan

Yazan Güven Ersen | Şubat 2026
Haklılık mı, Hakikat mi?
Yıllar önce, her konuda derin bir bilgi sahibi olduğuna kendini inandırmış biriyle sohbet ediyordum. Tartıştığımız konuyla ilgili, dünyaca ünlü bir filozofun görüşünü hatırlattım. Aldığım cevap, bende yıllardır sönmeyen bir şaşkınlığın başlangıcı oldu:
— Aman efendim, o filozof da kimmiş, nereden biliyormuş!
Düşünsenize; yüzyıllara meydan okumuş koca bir zihin, tek bir cümleyle kenara itilivermişti. Bu cevabın ağırlığını hâlâ hissederim. Çünkü o an şunu anladım: Artık bir konuda fikir sahibi olmak için kütüphanelere kapanmaya, dirsek çürütmeye gerek yok. Bir başlık, birkaç saniyelik bir video ya da üç-beş yorum yetiyor; zihnimiz mührü hemen basıveriyor: "Tamam, bu konuyu çözdim!"
Aslında niyetimiz kötü değil; sadece bu hızlı çağ, bizi "her şeyden anlayan insan" olmaya zorluyor. Modern dünya müthiş bir sürat ve her şeye tık diye ulaşma imkânı sundu ama biraz da "durup düşünme" payımızı elimizden aldı. Herkes uzman, herkes haklı. Haklı çıkmak artık çok kolaylaştı; asıl mesele "Bir dakika, ben gerçekten ne biliyorum?" diyebilmekte.
Peki, gerçekten biliyor muyuz yoksa beynimiz bize küçük bir şaka mı yapıyor?
1999’da sosyal psikologlar David Dunning ve Justin Kruger, "Nedir bu her şeyi bildiğini sananların bitmek bilmeyen özgüven kaynağı?" diye merak edip bir araştırma yapmışlar. Sonuç biraz ironik: Bir konuda en az bilgiye sahip olanlar, kendilerini konunun zirvesinde görüyorlar. Neden mi? Çünkü neyi bilmediklerini fark edecek kadar bile alanın içinde değiller. Bu duruma bugün "Dunning–Kruger etkisi" diyoruz ama kısaca "bilgi azaldıkça artan tuhaf bir emin olma hali" de diyebiliriz.
İşin asıl düşündürücü tarafı şu: Bu durum sadece "çok bilmiş" dediğimiz başkaları için geçerli değil. Maalesef hepimiz bazen bu tuzağa düşüyoruz. Zaman zaman bilmediğimiz sularda profesyonel yüzücü gibi kulaç atabiliyoruz. Bir fikri savunurken aslında gerçeği değil, "ben yanılmam, ben bilirim" diyerek imajımızı kurtarmaya çalışıyoruz.
Şu manzaraya bir baksanıza:
Azıcık bilgi insana sanki her şeyi çözmüş hissi veriyor. Çok bilen ise her ihtimali hesaplamaktan adımlarını yavaşlatıyor. Az bilen gürültü çıkarıyor; çok bilen ise "şimdi nereden başlasam anlatmaya..." deyip sessizliği seçebiliyor.
Dünya ise ne yazık ki en net konuşanı, hiç tereddüt etmeyeni seviyor. "Emin değilim ama bir bakalım" cümlesi pek ilgi çekmiyor. Oysa olgunluğun ilk işareti, o meşhur "Bilmiyorum" diyebilme hafifliğidir.
Elbette derdimiz birilerini etiketlemek değil. Tam tersine, zihnimizde pusuya yatmış olan "yanılma ihtimalini" biraz daha görünür kılmak. Sorun yanlış bilmek değil; sorun, "asla yanılmam" inadına sıkışıp kalmak.
Sokrates yüzyıllar önce "Kendini bil" dediğinde, bu sadece felsefi bir öğüt değildi. Aslında demek istediği: "Sınırlarını tanı, her şeyi kucaklamaya çalışma vurgusuydu." Kendini bilmek insanı eksiltmez; aksine ayaklarını yere sağlam bastırır. Doğrudur, "Yanılmışım" demek biraz iç burkar. Çünkü kafamızda kendimizi hep mantıklı, her şeyi doğru tartan biri olarak hayal ederiz. Kurduğumuz hayal bizi korur ama dış dünyaya karşı da bazen gözlerimizi kapatır.
Şimdi asıl soruya gelelim: Haklı çıkıp günü mü kurtaracağız, yoksa gerçekten ne olduğunu mu anlayacağız?
Haklı çıkmak o anlık bir tatmin sağlar ama gerçeği aramak insanı gerçekten dönüştürür. Belki de bu devrin en radikal çıkışı şudur: "Galiba yanılıyorum." Bu bir zayıflık işareti değildir; aksine, müthiş bir zihinsel dürüstlüktür. İnsan bu cümleyi kurduğu zaman savunma bariyerlerini indirir ve işte o an gerçekten öğrenmeye başlar.
Tartışmaların sertleştiği günümüzde herkesin bir sözü var ama kimsenin bir şüphesi yok. Oysa şüphe, insanı geliştiren tatlı bir meraktır. Kendini bilmek bazen çok emin olunan bir cümleyi havada bırakmak, bazen de sadece sessizce dinlemeyi seçmektir.
Cevap ekranlarda değil, her birimizin içindeki dürüst ve sessiz köşede duruyor. Sessizliğe yaklaşabildiğimiz ölçüde hem daha bilgili hem de daha "insan" olabiliriz.
Tabii tüm bunları anlattıktan sonra, içimizden bir sesin yükselip "Aman efendim, bu Dunning ile Kruger de kimmiş, onlar nereden biliyormuş!" demeyeceğinden de artık emin gibiyim. Zira galiba hepimiz, meşhur filozofun kenara itildiği o sığ kıyıdan, hakikatin zahmetli ama huzurlu yoluna doğru küçük bir adım attık.
