Kiraz ve Biber

Bir tadım, bin hikaye: insan, yemek ve kültürel mirasın buluşması

Bin Hikaye |  Toplum & İnsan

Gafil Gezme Şaşkın

Hayatı İnkar Etmeden Yaşamak

Yazan Çiğdem Şen | Nisan 2026

Hayatımızı genellikle iki büyük parantezin arasında, doğum ile ölümün o ince ve kırılgan çizgisinde yaşıyoruz. Ancak modern insanın en büyük trajedisi, bu parantezin sonunun hiç gelmeyecekmiş gibi davranması, adeta bir ölümsüzlük illüzyonuna hapsolmasıdır. Hastalıkları geçici birer "arıza", yaşlılığı saklanması gereken bir "kusur", ölümü ise ancak başkalarının başına gelen uzak bir ihtimal gibi halının altına süpürüyoruz. Oysa bu inkar, bizi hayatın gerçek tadından ve anlamından mahrum bırakan devasa bir sis perdesidir. Alman düşünür Martin Heidegger, bu sis perdesini dağıtmak için insanı "ölüme yazgılı varlık" olarak tanımlar. Bu ifade ilk bakışta karanlık ve ürkütücü gelse de, aslında özgürlüğün en saf anahtarıdır. Heidegger’e göre ölümün her an kapımızı çalabileceği gerçeğini iliklerimize kadar hissettiğimizde, başkalarının bizden beklediği o sahte rollerden, gündelik hırslardan ve toplumun bize dayattığı boş telaşlardan sıyrılırız. Ancak o zaman "otantik", yani gerçekten kendimize ait, maskesiz bir hayata adım atarız. Bu toprakların bağrında ise aynı hakikat, yüzyıllardır o sarsıcı deyişle kulaklarımızda yankılanır: "Gafil gezme şaşkın, bir gün ölürsün." Buradaki "şaşkınlık", tam da modern insanın içinde bulunduğu o derin uykudur; yolun sonu yokmuş gibi biriktirmesi, hiç bitmeyecekmiş gibi kırması ve sanki sahibiymiş gibi dünyaya pençelerini geçirmesidir.

 

Bu derin gaflet uykusundan uyandığımızda ise karşımıza o kadim soru çıkar: Hangisi doğrudur? Ölenle ölmek mi, hastayla hasta olmak mı, yoksa her şeye rağmen, hatta o sona inat, hayata sımsıkı tutunmak mı? Çoğumuz sevdiğimiz birinin acısına şahitlik ederken, o acının altında ezilmeyi bir vefa borcu sanıyoruz. Oysa hastayla hasta olmak, o kişiye derman olmak değil, acıyı ikiye katlamaktır. Gerçek refakat, karşındakinin fırtınasında savrulmak değil, onun sığınabileceği liman gibi dimdik durabilmektir. Roma İmparatoru ve filozof Marcus Aurelius, Kendime Düşünceler kitabında, "Ölüm de yaşam gibi doğanın bir gizemidir," derken bize bir denge teklif eder. Ona göre doğadaki bir yaprağın sararıp düşmesi ne kadar doğalsa, bedenin yorulması ve vadesini doldurması da o kadar doğaldır. Bu bir yenilgi değil, döngünün tamamlanmasıdır. Bizler bu dünyaya sadece tüketmeye ya da biriktirmeye değil, o türküdeki ifadesiyle "insan olmaya" geldik. İnsan olmak, kırılganlığını kabul etmektir. Bir cam vazonun değerini belirleyen şey, onun bir gün kırılabilir olmasıdır; eğer kırılmaz bir çelikten olsaydı, ona "sanat eseri" gözüyle bakmazdık. İşte insan hayatı da o ince cam vazo gibi, sonlu olduğu için bu kadar muazzam ve değerlidir.

 

İnkar ederek yaşadığımızda, hayatı sadece kıyısından seyreden birer yabancıya dönüşüyoruz. Yaşlanmamaya çalışırken yaşamayı, ölmemeye çalışırken nefes almayı unutuyoruz. Oysa hastalığın ve sonun varlığını kalbimize mühürlediğimizde, içtiğimiz bir bardak suyun serinliği, sevdiğimiz birinin sesindeki o titreyiş veya bir sabah güneşinin odaya süzülüşü katlanarak kıymetlenir. Kiraz ve Biber ismi tam da bu noktada hayatın en dürüst özeti haline geliyor; hayat bazen kiraz kadar tatlı ve coşkulu, bazen de bir biber kadar yakıcı ve göz yaşartıcıdır. Biberin o genzi yakan acısını tatmayan biri, kirazın şekerini sadece bir alışkanlık olarak algılar. Derin bir yaşam, acıyı ve ölümü yok sayan değil, onları hayatın asli unsurları olarak sofrasına buyur eden bir yaşamdır. "Dünya benim diyenleri" gören, onların hırslarındaki beyhudeliği sezen ve "bir gün ölecekmiş gibi ibadet, hiç ölmeyecekmiş gibi çalışma" dengesini ruhunda kuran insan, gerçek entelektüel olgunluğa erişmiş demektir. Bu olgunluk, bir yakınının kaybında yasını en derin haliyle tutarken bile, o kaybın içindeki yaşam izini görebilmeyi gerektirir.

 

Sonuçta, gaflet uykusundan uyanmak, sadece ölümün farkına varmak değildir; o ölümün gölgesinde yeşeren her saniyenin, her nefesin ne kadar büyük bir mucize olduğunu kavramaktır. Çiçekler hiç solmayacak olsaydı, bahar sadece takvimdeki bir sayıdan ibaret kalırdı. Bizim solacak olmamız, bugün açmış olmamızı dünyanın en önemli olayı kılar. Hastalıklar bize bedenimizin bir mülk değil, bir emanet olduğunu hatırlatan sert ama dürüst öğretmenlerdir. Ölüm ise, zamanın aslında en kıymetli para birimi olduğunu fısıldayan bir pusuladır. Bu yüzden, ne ölenle ölmeli ne de hayata sırt çevirmeli. Yapılması gereken, o kaçınılmaz sona doğru yürürken, geçtiğimiz yollara sevgi ekmek, elimizden tutanlara şefkat göstermek ve "insan olma" ödevimizi hakkıyla yerine getirmektir. Çünkü yaşam, tam da o büyük sessizlik gelmeden önce söylenen en güzel, en gür ve en anlamlı türküdür. Gafil gezmeden, şaşkınlığa düşmeden, biberin acısını da kirazın tadını da baş tacı ederek yürümek; işte asıl bilgelik budur.

Wir benötigen Ihre Zustimmung zum Laden der Übersetzungen

Wir nutzen einen Drittanbieter-Service, um den Inhalt der Website zu übersetzen, der möglicherweise Daten über Ihre Aktivitäten sammelt. Bitte überprüfen Sie die Details in der Datenschutzerklärung und akzeptieren Sie den Dienst, um die Übersetzungen zu sehen.